Bazen içimizde bir ses vardır, en sessiz anlarımızda bile fısıldar: “Doğru olan bu mu?” İşte o sesin adı vicdandır.

Ne yazık ki bugün yaşadığımız dünyada, çoğu zaman o sesi duymamayı öğreniyoruz. Kimi çıkar için, kimi korkudan, kimi de kalabalıklara uymak için vicdanını susturuyor.

Bir haksızlık gördüğümüzde sesimizi çıkarmıyorsak, göz göre göre yapılan kötülüklere “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyorsak, işte orada vicdan çoktan susturulmuş demektir. Ve insan, vicdanını kaybettiği yerde aslında kendini de kaybeder.

Oysa vicdan, en büyük pusulamızdır. Ne kanun ne kural, insana vicdan kadar güçlü bir yol gösterici olamaz. Çünkü vicdan, yüreğin en saf yerinden gelir. Bir çocuğun gözyaşında, aç bir insanın bakışında, hayvanın sessiz çığlığında kendini hatırlatır.

Ama biz ne yapıyoruz? Çoğu zaman kulaklarımızı kapatıyoruz. “Ben ne yapabilirim ki?” diyoruz. Oysa küçük bir iyilik, küçük bir ses, küçük bir itiraz bile vicdanın susturulmadığını gösterir. Belki de en büyük yanılgımız, değiştiremeyeceğimiz şeylere ses vermemenin bize sorumluluk yüklemeyeceğini sanmak.

Vicdanı susturan dünyada yaşamak kolay görünebilir. Çünkü daha az üzülür, daha az dert ediniriz. Ama sonunda kendi içimize dönüp baktığımızda, sessizliğimizin yüküyle karşılaşırız. İnsan, başını yastığa koyduğunda en çok kendi vicdanının sesini duyar.

Belki de şunu unutmamalıyız: Dünyayı bütünüyle değiştiremeyiz, ama kendi vicdanımızı susturmamak elimizde. Bir tebessümle, bir yardımla, bir haksızlığa karşı çıkmakla… Küçücük bir adımla bile fark yaratabiliriz.

Çünkü vicdanını susturmayan insan, hâlâ insan kalabilen insandır.