Bir zamanlar ağaçların konuştuğu, kuşların şarkı söylediği bir dünya vardı. Toprak, insanı tanırdı. Rüzgâr, tenimize dokunurken selam verirdi.
Göz göze geldiğimiz çiçekler, içimize huzur taşırdı. Doğa bizimle konuşur, biz de onu anlardık. Şimdi ise konuşan ne bir ağaç kaldı, ne de onu dinleyen bir yürek...
Yeşilin sesi vardı bir zamanlar. Sessizliğin içinden gelen bir huzurdu o ses. Ama biz, bu sesi önce kısmaya, sonra da susturmaya başladık. Betonlara yer açmak için kökleri kestik. Yollar açacağız diye ormanları kapattık. Daha çok bina, daha çok araç, daha çok tüketim için toprağı boğduk. Oysa toprağın bizden tek istediği; biraz saygıydı.
Bugün çocuklar toprağa çıplak ayakla basmaktan korkuyor. Çünkü toprak artık sıcak değil. Soğuk, sert ve yabancı. Kuş sesleri sabah uyanma nedeni olmaktan çıktı; artık sabahları sadece telefon alarmları çalıyor. Çocuklar gökyüzünü pencere arkasından tanıyor, yağmurun kokusunu bilmiyor. Bu, sadece doğayı değil, geleceğimizi de susturmak demek.
Yeşilin sustuğu yerde, insan ruhu da yavaş yavaş kurur. Çünkü insan, doğadan ayrı düşünülemez. Bir ağaç kuruduğunda, aslında biraz biz eksiliriz. Bir kuş uçup gittiğinde, biraz neşemiz uçar. Ama biz hâlâ görmezden geliyoruz. Oysa doğa hâlâ bize bakıyor. Kırgın, yorgun ve suskun…
Peki biz ne zaman hatırlayacağız yeşilin sesini? Belki bir ağacın gölgesi kalmadığında mı? Belki bir çiçek açmaz olduğunda mı? Ya da nefes alacak temiz bir hava bulamadığımızda mı?
Umarım çok geç olmadan dururuz. Kulak veririz o susturduğumuz yeşile. Çünkü hâlâ umut var. Hâlâ toprağın altında filizlenmeye hazır binlerce yaşam var. Yeter ki biz, tekrar doğayla konuşmayı öğrenelim. Ve en önemlisi; onu tekrar dinlemeyi…