Birine iyi davrandığınızda artık size “çok safsın” deniyorsa, bir şeyler yanlış gidiyor demektir.

İyilik, bir zamanlar yüceltilen bir erdemken, günümüzde çoğu zaman sorgulanan bir zaaf gibi algılanıyor. Hatta o kadar ki, birine yardım eden, bir hata görüp uyaran ya da karşılık beklemeden destek olan biri gördüğümüzde önce şaşırıyor, sonra da kuşkuyla bakıyoruz. Neden mi? Çünkü alışık değiliz.

Toplum olarak o kadar çok kırıldık, kandırıldık, kullanılmaya maruz kaldık ki; artık iyilikle kötülük arasındaki çizgiler bulanıklaştı. Gerçekten iyi bir insan gördüğümüzde onun samimiyetinden çok, niyetini sorguluyoruz. “Neden bu kadar iyi davranıyor?”, “Kesin bir çıkarı vardır.” diye içimizden geçiriyoruz. Çünkü kafamızda iyilik, artık nadir rastlanan bir davranış değil; çıkarla süslenmiş bir taktik haline geldi.

İyilik yapana saflıkla, hatta bazen enayilikle bakılıyor. Oysa gerçek saflık; kötülüğü görüp de hâlâ iyi kalabilmektir. İyilik, kaybedilecek bir şey değil; insanlığın temel taşıdır. Bir tebessüm, bir selam, bir yardım eli hâlâ en çok ihtiyacımız olan şeyler. Ama biz, zırhlarımızı kuşanıp iyiliği aptallıkla karıştırdık.

Belki de mesele, iyiliği nasıl algıladığımızda saklı. İyiliği bir pazarlık değil de bir duruş olarak görsek, hayat daha yaşanır hale gelir. Çünkü bir insana karşılık beklemeden uzattığınız el, belki onun hayata yeniden tutunmasına sebep olur. Ama o el uzanmazsa, insan sadece insandan değil, umuttan da uzaklaşır.

Bu yüzden artık iyilik yapmaktan utanmak yerine, iyiliği yeniden yüceltme zamanı. “Saf” demelerine aldırmadan, içimizdeki insanı diri tutmak zorundayız. Çünkü dünya; zeki insanların değil, vicdanlı insanların varlığıyla güzelleşir.