Zaman... Ne tuhaf bir kelime. Ne geri gelir, ne de durur. Hep ileri, hep sessizce ve hiç kimseye özel bir ayrıcalık tanımadan akar gider. Her doğan güneşle birlikte, takvimden bir yaprak daha düşer yere. Ve biz, o düşen yaprağın ağırlığını çoğu zaman fark etmeyiz bile.

Bazen şöyle düşünür insan: “Yıllar benden bir şeyler alıp gidiyor.” Gençliğimden, heveslerimden, hayallerimden... Saçlarımdaki ışıltıdan, gözlerimdeki parlaklıktan... Peki ya gerçekten öyle mi? Gerçekten de yıllar mı bizden çalıyor bazı şeyleri? Yoksa biz mi yıllardan alıyoruz, seçip seçip cebimize koyuyoruz tecrübeleri?

Zaman, aslında ne bir hırsız ne de bir bağışçı. O sadece var. Olan biten her şey, bizim tercihlerimizle şekilleniyor. Belki de mesele, zamanın bizden neler götürdüğü değil, bizim zamandan neleri almayı başardığımız. Her yıl biraz daha olgunlaşıyor muyuz, yoksa sadece yaşlanıyor muyuz? Yaş almak başka, büyümek başka şeydir. Her geçen yıl, eğer bize bir ders, bir farkındalık, bir sabır, bir sevinç, bir üzüntü bırakıyorsa; evet, biz zamandan bir şeyler alıyoruz demektir.

Ama yılları sadece takvim yaprağından ibaret sayar, hayatı ertelemeye, şikayet etmeye devam edersek... İşte o zaman zaman bizden bir şeyleri sessizce alıp götürür. Fark etmeden... Gözümüzü kırpmadan...

Zamanın akışına küsmek, ona direnmek faydasız. Asıl mesele, onunla dost olabilmekte. Her yıl dönümünde kendimize şu soruyu sormalıyız belki de: “Ben bu yıldan ne aldım?” Eğer cevabımız bir şeyse, az ya da çok, anlamlı ya da acı - demek ki yaşıyoruz.

Unutmayalım: Zaman değil, biz değişiyoruz. Yıllar geçmiyor; biz geçiyoruz. Yıllar yaşanmıyor; biz yaşıyoruz. O hâlde gelin, zamana değil; zamandan almadıklarımıza dertlenelim. Çünkü asıl kayıp, yaşanmamış yıllardadır.