Bir gün oturup saate uzun uzun baktın mı hiç? Akrep yerinde, yelkovan dönüyor gibi...

Ama bir şeyler hep eksik. Zaman geçiyor deniyor ya hani, bazen aslında hiçbir yere gitmiyor gibi geliyor. Aynı odada, aynı cümlelerde, aynı hislerde dönüp duruyoruz. Zaman akmıyor belki de... Biz, yaşarken yoruluyoruz.

Eskiden günler daha uzun, geceler daha sakin gelirdi. Sabahlar umut doluydu, akşamlar huzur. Şimdi sabahlar koşturmayla başlıyor, geceler düşüncelerle bölünüyor. Kimse "nasılsın" sorusunu gerçekten duymuyor. Her şey hızlı ama hiçbir şey derin değil artık.

Yorulduk. Bedenen değil sadece... Ruhumuz yorgun. Düşünceler, sorumluluklar, beklentiler... Herkesin güçlü olma telaşında olduğu bir dünyada, "ben bugün iyi değilim" demek bile lüks oldu. Kimse kimseye yük olmak istemiyor ama herkes sessizce bir yük taşıyor.

Zaman geçmiyor değil aslında. Biz fark etmeden, yükümüzü arttırarak ilerliyoruz. Aynı saat içinde binlerce düşünceyle meşgul olan zihinlerimiz var. Anı yaşamak artık bir lüks değil, unutulan bir beceri. Göz göze gelmeden geçen günler, elimizde olmadan içimize işliyor.

Ama belki bir durup derin bir nefes almalıyız. Kalbimizin ritmini duymayı denemeliyiz yeniden. Bir kuşun uçuşunu izlemek, bir çocukla kahkaha atmak, pencereden dışarı bakıp "şu an"da kalmak... Belki de zamanı yakalamak değil mesele. Kendimizi yakalamak.

Çünkü zaman hep aynı hızda akıyor. Yorulan biziz. Kendimize yüklediklerimizle, tutunmaya çalıştıklarımızla, söyleyemediklerimizle...

Zamanı durduramayız ama kendimize dur diyebiliriz. Bir çay alıp sessizce oturmak, telefonu sessize almak, bir dostla göz göze gülümsemek… Bunlar lüks değil, insan kalabilmenin küçük yolları.

Unutma, zaman değil seni ezen. İçinde birikenler yoruyor seni. Ve bazen hiçbir şey yapmamak, her şeyi yeniden başlatmak olabilir.

Zaman akmıyor belki... Ama sen, biraz durursan, yeniden yürüyebilirsin.