Parmağımızla ekranı bir sağa, bir sola kaydırıyoruz. Video, fotoğraf, haber, reklam, bir başkasının hayatından kesit…

Durmadan akan bir nehir gibi bilgi üzerimize yağıyor. Ama biz farkında mıyız? Zihnimiz bu hızlı akışta yavaş yavaş tükeniyor.

Sosyal medyada geçen beş dakikanın bile nasıl saatlere dönüştüğünü hepimiz yaşıyoruz. Ne gördüğümüzü hatırlamadan, neden gördüğümüzü sorgulamadan… Düşünmeden, sadece tüketiyoruz. Duygularımız, dikkatimiz ve hatta düşünme biçimimiz algoritmaların yönettiği bir rutine sıkışıyor.

Bir videoda gülüyoruz, hemen ardından bir dram kesiti geliyor. Sonra bir haber, sonra dans eden biri, sonra bir başarı hikayesi... Beynimiz, bu duygusal geçişlere yetişmeye çalışırken yorgun düşüyor. Düşünmeye fırsat kalmıyor, sadece izliyoruz.

Eskiden bir konuyu anlamak için okurduk, düşünürdük, konuşurduk. Şimdi sadece “kaydırıyoruz.” Bir düşünceye bile zaman tanımıyoruz. Çünkü diğerinin gelmesine saniyeler var.

Kaydırmak, zihinsel olarak atlamak demek. Derinleşmeden geçmek, hissetmeden geçmek… Ve sonunda ne oluyor biliyor musunuz? Doymuyoruz. Çünkü zihin, hızlıca geçilen her bilgiyi “önemsiz” sayıyor. Bir gün boyunca yüzlerce içerik görüyoruz ama gece olduğunda hiçbir şey hatırlamıyoruz. Çünkü iz bırakmıyorlar, izlenip geçiyorlar.

Bu da bizi düşünmeyen, hissetmeyen, sorgulamayan ama sürekli “meşgul” görünen insanlara dönüştürüyor.

Peki çözüm nedir?

Bazen ekranı kaydırmak yerine kafamızı kaldırmak. Bazen içeriği tüketmek yerine bir kitabın kapağını açmak. Gerçek bir sohbet etmek, bir konuyu derinlemesine düşünmek. Hayatı birkaç saniyelik kesitlerde değil, anlamlı anlarda yaşamak.

Zihnimizi kaydırarak değil, durarak, hissederek, düşünerek büyütelim.

Çünkü en kıymetli şey vaktimiz değil, o vakitte neye dikkat verdiğimizdir.