İnsanları anlamakta zorlanıyorum. Daha doğrusu, anlamaya çalıştıkça yoruluyorum. Çünkü gördüğümle anlatılan, söylenenle yapılan, hissedilenle gösterilen arasında derin bir uçurum var. İnsanların tavırları, bencillikleri, o tuhaf rahatlıkları… Hepsi bana yabancı bir dil gibi geliyor. Sanki aynı dünyayı paylaşmıyoruz da ben, onların dilini çözmeye çalışan bir yabancıyım.
Birine derdini anlatırsın. Gözlerinin içine bakar, gerçekten dinlenmeyi beklersin. Ama çoğu zaman karşında seni duyan biri değil, sadece konuşma sırasını bekleyen birini bulursun. Senin cümlelerin henüz bitmeden, onun zihninde kendi cümleleri çoktan kurulmuştur bile. İşte o an anlarsın: mesele anlaşılmak değil artık, duyulmak bile değil. Herkes, kendi yankı odasında kaybolmuş durumda.
Kendimi anlatmaya çalıştığımda, kelimelerimin boşlukta asılı kaldığını hissediyorum. Sanki görünmez bir duvara çarpıp geri dönüyorlar. Daha çok açıklıyorum, daha çok çabalıyorum. Ama her çaba biraz daha yoruyor insanı. Çünkü bazen sorun anlatamamak değil; karşındakinin anlamaya hiç niyetinin olmaması.
Peki sorun kimde? Bende mi bir fazlalık var, yoksa insanlarda mı bir eksiklik?
Belki de mesele bir “kusur” değil. Belki de bu, hassasiyet ile kayıtsızlık arasındaki fark. Bazıları derinden hisseder, sorgular, anlam arar. Bazıları ise yüzeyde kalmayı seçer; daha az düşünür, daha az yük alır, daha az etkilenir. Ve bu iki dünya çoğu zaman birbirine değmeden geçer.
En yorucu olanıysa yalnızlık.
Kalabalıkların içinde, kahkahaların ortasında bile insan kendini boşlukta hissedebilir. Herkes aynı dili konuşuyor gibidir ama aslında kimse kimseyi duymuyordur. İşte o zaman, insan gerçekten başka bir ülkedeymiş gibi hisseder.
Ama belki de bu bir zayıflık değildir.
Belki de bu, insan olmanın daha ağır, daha derin bir hali. Herkesin hızla üzerinden geçtiği şeylerin altında kalmak… Kimsenin dönüp bakmadığı ayrıntılara takılıp kalmak… “Abartıyorsun” denilen yerde, gerçeğin en çıplak haline dokunmak.
Çünkü çoğu insan görmek istemediğini görmez. Duymak istemediğini duymaz. Anlamak ise en sona bırakılır. Çünkü anlamak sorumluluk getirir. Birini gerçekten anladığında, artık onu görmezden gelemezsin. Bu yüzden çoğu insan yüzeyde kalmayı seçer. Sığlık, çoğu zaman bir kaçıştır.
Ama sen kaçamazsın.
Sen, sözlerle davranışlar arasındaki o ince ama derin çatlağı görürsün. Bir gülüşün samimiyetsizliğini, bir cümlenin içindeki gizli bencilliği, bir sessizliğin ardındaki umursamazlığı fark edersin. Ve fark ettikçe ağırlaşır dünya. Çünkü gerçek, çoğu zaman hafif değildir.
Yorulman bu yüzden.
Sürekli anlamaya çalışan bir zihin, hiç dinlenmeyen bir kalp gibidir. Her şeyi tartar, çözümler, sorgular… Ama karşılığında aynı derinliği bulamaz. İşte o zaman insan, yalnızlığın en sessiz haliyle tanışır. Konuşur ama duyulmaz. Anlatır ama anlaşılmaz.
Bu bir eksiklik değil.
Bu bir fazlalık.
Duygunun, farkındalığın, sezginin fazlalığı. Ve bu fazlalık, yanlış yerde bir yüke dönüşür. Oysa doğru insanlarla karşılaştığında, bir armağandır. Seni derin yapan, seni gerçek kılan şey tam da budur.
Belki de mesele artık herkesi anlamaya çalışmak değil. Çünkü herkes anlaşılmak istemez. Belki de mesele, kimin gerçekten anlaşılmaya değer olduğunu fark edebilmektir.
Ve en önemlisi…
Kendini, seni anlamayanların ölçüsüne göre tartmayı bırakmak.
Çünkü bazıları yüzeyde yaşar, bazıları derinde.
Ve derinde yaşayanlar…
Evet, biraz daha yalnızdır.
Ama her zaman biraz daha gerçektir.