Biz merhametimizi ne zaman kaybettik? Hangi ara gözlerimiz görmez, kulaklarımız duymaz oldu? Bir çocuğun ağlaması artık içimizi sızlatmazken, bir başkasının acısı neden sadece birkaç saniyelik bir “geçiş haberi”ne dönüştü?

Eskiden insan olmak, bir başkasının yükünü biraz olsun omuzlayabilmekti. Şimdi ise herkes kendi yükünü bile taşımakta zorlanırken, başkasınınkine göz ucuyla bakıp geçiyor. Belki de sorun tam burada başlıyor: Görüyoruz ama bakmıyoruz, duyuyoruz ama dinlemiyoruz, biliyoruz ama hissetmiyoruz.

Merhamet, insanın en eski dilidir. Kelimelere ihtiyaç duymaz. Bir bakışta, bir dokunuşta, bazen sadece susarak bile anlaşılır. Ama biz bu dili unutmayı seçtik. Çünkü merhamet yavaşlatır; durdurur, düşündürür. Oysa biz hız çağında yaşıyoruz. Her şey hızlı: haberler, tepkiler, öfke… Ama iyilik? O artık ağır geliyor.

Peki ne ara bu kadar acımasız olduk? Belki de her gün biraz daha… Bir haksızlığa sessiz kaldığımızda, bir kötülüğü “bana dokunmuyor” diye geçiştirdiğimizde, bir insanı sadece bir sayı olarak gördüğümüzde… Her seferinde içimizden küçük bir parça eksildi. Fark etmedik. Çünkü kaybetmek, çoğu zaman gürültüsüz olur.

İnsanlık büyük kırılmalarla değil, küçük ihmallerle tükenir. Bir selamı esirgediğimizde, bir yarayı görmezden geldiğimizde, birinin “yardım” diyen gözlerine bakmaktan kaçındığımızda… İşte o an biraz daha eksiliyoruz.

Ama hâlâ geç değil.

Çünkü merhamet kaybolmaz, sadece üzeri örtülür. Bir gün bir yerde, hiç beklemediğiniz bir anda yeniden filizlenir. Bir yabancının uzattığı su şişesinde, bir annenin çocuğuna sarılışında, bir gencin yaşlı birine yer vermesinde… Küçük anlarda saklıdır aslında büyük insanlık.

Belki de yeniden sormamız gereken soru şu değil: “Ne zaman bu kadar kötü olduk?”
Asıl soru şu: “Ne zaman yeniden iyi olmayı seçeceğiz?”

Çünkü dünya, kötülüğün büyüklüğüyle değil; iyiliğin eksikliğiyle kararıyor. Ve bazen tek bir merhamet, koca bir karanlığı dağıtmaya yeter.

Ve belki de tam bu yüzden—
sen değişmeden, hiçbir şey değişmeyecek.