Zaman… Ne uzun ne de kısa aslında. Sadece geçiyor. Hem de sessizce, usulca… Biz fark etmeden, biz meşgulken, biz "sonra yaparım" derken.

Çocukken sonsuz sandığımız günler, sabah olup akşam olmak bilmezdi ya hani… O oyun bitmesin, o yaz hiç geçmesin isterdik. Sonra bir bakmışız, artık tatiller bile eskisi kadar uzun gelmiyor. Uyandığımızda gece, gözümüzü kapadığımızda sabah oluyor sanki.

Bir ömür… Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir yolculuk. En çok da sonlarına yaklaştığımızda fark ediyoruz hızını. Fotoğraflarda kalmış çocukluğumuz, bir çekmeceye kaldırılmış anılar, büyümüş çocuklar, yaşlanmış anne babalar… Hepsi birer hatırlatıcı gibi.

Oysa hayat ne kadar da kıymetli. Sarılmanın, sevmenin, dinlemenin, affetmenin, hatta sadece sessizce yanında oturmanın bile anlamını unutuyoruz bazen. Çünkü hep bir acelemiz var. Hep yetişmemiz gereken bir yer, yapılması gereken bir iş, atılması gereken bir adım var. Ama hayat bizden “bitmeyen işler” değil, “anlamlı anlar” istiyor aslında.

Belki de kendimize en çok şunu sormalıyız: “Bugün kalbimi neyle doldurdum?” Endişeyle mi, öfkeyle mi, yoksa bir tebessümle mi? Çünkü göz açıp kapayıncaya kadar geçecek bu ömür, nasıl yaşadığımızla anlam bulacak.

Bir gün dönüp geriye baktığımızda, "Keşke daha çok sevseydim, keşke daha az kızsaydım, keşke biraz daha dinleseydim" dememek için…
Bugün elimizdekilerin değerini bilelim. Sevdiklerimize sarılalım. Ve o meşhur “bir gün”ü beklemeyelim artık. Çünkü belki de o gün... bugün.