İnsanlık, binlerce yıldır doğayı çözmeye, yönlendirmeye ve hatta bazen şekillendirmeye çalışıyor.

Teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, makineler hızlandı. Ve bizler, bu gelişimin ortasında kendimizi doğanın sahibi gibi görmeye başladık. Sanki ağaçlar bizim süsümüz, denizler bizim oyun alanımız, gökyüzü bizim vitrinimizmiş gibi...

Ama unuttuğumuz bir gerçek var:
İnsan doğaya hükmettiğini sanır, oysa sadece misafirdir.

Doğa milyonlarca yıldır var. Biz ondan sadece bir an kadar kısa bir süredir faydalanıyoruz. O, biz gelmeden önce de vardı; biz gittikten sonra da var olmaya devam edecek. Bir ormanın kokusunu hisseden biri bilir ki, bu düzenin insanla ilgisi yoktur. Güneş her sabah bizim emrimizle doğmaz, yağmur bizim iznimizle yağmaz, bir çiçek bizim için değil, var olmak için açar.

Peki biz ne yapıyoruz?
Ormanı kesiyoruz çünkü yol lazım. Gökyüzünü kirletiyoruz çünkü hız istiyoruz. Denizi dolduruyoruz çünkü yer yetmiyor. Ve sonra soruyoruz: “Neden bu kadar afet var?”, “İklim neden değişiyor?”, “Neden mevsimler artık garip?”
Cevabı çok basit: Çünkü misafirliğin sınırını aştık.

Misafir, gittiği yerde iz bırakmamalı. Ya da sadece güzel bir iz bırakmalı: bir teşekkür, bir tebessüm, bir minnettarlık. Oysa biz doğaya misafir gibi değil, ev sahibi gibi davranıyoruz. Halbuki bu ev bizim değil. Biz sadece kısa bir süreliğine burada yaşıyoruz. Ve burayı kirleterek değil, koruyarak terk etmeliyiz.

Asıl bilgelik, doğayla savaşmakta değil, onunla uyum içinde yaşamaktadır. Çünkü doğa sessizdir, ama hesap sormayı da bilir. Bize düşen, o hesabı beklemeden hâlâ elimizde kalan güzelliklere sahip çıkmaktır.

Unutmayalım:
Doğa, bizsiz yapabilir. Ama biz doğa olmadan bir gün bile yaşayamayız.