Bazen hiçbir şey yapmamak da bir tercihtir. Görüp de görmezden gelmek, duyup da duymamayı seçmek, hissettiği hâlde susmak... İşte insanı insan yapan o görünmez pusula — vicdan — bazen öyle derin bir sessizliğe gömülür ki, en gürültülü kalabalıklarda bile yankılanmaz hâle gelir.

Ne oldu bize? Ne zaman “bana dokunmayan yılan”lara göz kırpar olduk? Yanı başımızda bir çocuk ağlarken, bir yaşlı sessizce bir banka çöküp gözlerini yere indirirken neden başımızı çeviriyoruz? Kendi iyiliğimiz için mi yoksa alıştığımız kayıtsızlık mı bu?

Vicdan, insanın kendi iç mahkemesidir. Kimsenin görmediğini gören, kimsenin duymadığını duyan bir iç sestir o. Ama ne yazık ki, çağımızda bu ses çoğu zaman boğuluyor. Gürültülü menfaatler, kişisel konforlar, sosyal medyada sahte empati gösterileri, gerçek hayatın acılarını bastırıyor. Sanki yardım etmek paylaşmaktan değil, paylaşmak gösterişten ibaret hâle geldi.

Birini incittiğinde, onun gözlerine bakıp içtenlikle “özür dilerim” diyebilen kaç insan kaldı? Bir haksızlık gördüğünde “bu doğru değil” diyerek ses çıkaranlar ne kadar az artık. Sessiz kalan vicdanlar çoğaldıkça, zalimler daha da cesur, mazlumlar daha da yalnız kalıyor.

Oysa vicdan, içimizde doğuştan gelen bir adalet terazisidir. Onu susturdukça, insanlığımızdan da bir parça eksiliyor. Çünkü bazen bir kelime, bir duruş, bir omuz vermek bile yeterlidir. İnsan olmak, sadece nefes almak değil; nefes alanlara iyi gelebilmektir.

Bu yüzden, artık biraz daha ses verelim vicdanımıza. Göz göre göre yanlışlara susmayalım. İyiliği sadece başımıza geldiğinde değil, başkalarının başına geldiğinde de hissedelim.

Çünkü bu dünyada herkes konuşuyor ama çok azı gerçekten duyuyor. Ve en derin sessizlik, susan vicdanların yankısıdır.